2025 yılı, Türkiye ekonomisi açısından yalnızca makro göstergelerin değil, aynı zamanda vergi, muhasebe, finansman ve şirketlerin ayakta kalma kapasitesinin de ciddi biçimde test edildiği bir yıl oldu. Enflasyonla mücadele kapsamında uygulanan parasal sıkılaşma politikaları, fiyat istikrarı hedefi açısından anlaşılır ve gerekliydi; ancak reel sektör üzerindeki etkileri de göz ardı edilemeyecek kadar belirgin hissedildi.
Geçtiğimiz yıl, şirketler açısından yalnızca kârlılığın değil; nakit akışının, ticari ilişkilerin ve güvenin ne kadar kırılgan hâle gelebildiğini açık biçimde ortaya koydu. Bu çerçevede, 2025 yılına ilişkin değerlendirmelerimi, 2026 yılına ilişkin beklentilerimi ve genel olarak dilek ve temennilerimi aşağıda özetledim.
Parasal Daralma ve Konkordatonun Yaygınlaşması
2025 boyunca krediye erişim ciddi ölçüde zorlaştı. Finansman maliyetleri arttı, likidite daraldı ve özellikle banka borçluluğu yüksek şirketler üzerindeki baskı daha fazla hissedildi. Bunun sonucu olarak konkordato başvurularında belirgin bir artış yaşandı.
Bu süreçte, vergi dairelerinin alacak takibinde oldukça sert ve kararlı bir yaklaşım benimsemesi, birçok mükellef açısından süreci daha da zorlaştırdı. Banka hesaplarına ve üçüncü kişiler nezdindeki alacaklara uygulanan hacizler, şirketlerin günlük faaliyetlerini sürdürmesini güçleştirdi. Bu nedenle, gözlemlerime göre, şirketler ticari borçlarından ziyade büyük ölçüde banka kredileri, vergi borçları ve SGK yükümlülükleri nedeniyle konkordato yoluna gitmek zorunda kaldı.
Güven Kaybı ve Ciro Baskısı
Konkordato süreçlerinin yaygınlaşması, yalnızca ilgili şirketleri etkilemedi. Piyasada genel bir temkinlilik havası oluştu. Şirketler birbirlerine karşı daha ihtiyatlı davranmaya başladı, vadeli satışlar önemli ölçüde azaldı ve ticari ilişkilerde güven belirgin biçimde zedelendi.
Vadeli satışların daralması, özellikle ticaret ve üretim yapan şirketler açısından ciro artışını ciddi şekilde zorlaştırdı. Nakit satışa yönelmek müşteri kaybı riskini artırırken, vadeli satış yapmak ise alacak tahsilatı açısından yeni riskler doğurdu. Sonuç olarak birçok şirket, aynı anda hem kârlılık hem de pazar payı baskısı altında kaldı.
Bu tablo, parasal daralmanın yalnızca finansman maliyetleri üzerinden değil, ticari güven üzerinden de reel sektörü baskıladığını açık biçimde gösterdi.
Enflasyon Düzeltmesi
2023 yılında enflasyon düzeltmesi uygulamasının hayata geçirilmesi, yüksek enflasyon ortamında finansal tabloların gerçeğe daha yakın sunulması amacıyla atılmış bir adımdı. Ancak uygulama sürecinde yaşanan teknik zorluklar ve piyasanın verdiği tepki, bu düzenlemenin teoride doğru olsa bile pratikte ciddi maliyetler yarattığını ortaya koydu.
Bu deneyimin ardından, 2025 yılında geçici vergi dönemlerinde enflasyon düzeltmesinden vazgeçilmesi, sahadaki gerçeklerin dikkate alındığını gösteren önemli bir karardı. Buna rağmen enflasyon düzeltmesi konusu yıl boyunca tartışılmaya devam etti. Nihayet yılın sonunda 3 yıllık bir erteleme geldi. Bu ertelemenin kalıcı olacağını ve enflasyon düzeltmesinin VUK açısından hayatımızdan çıktığını düşünüyorum. Bununla birlikte, enflasyon düzeltmesinin bilançodaki bazı hesaplar üzerindeki etkisi uzun yıllar devam edecektir. Bu nedenle, uzman görüşü olmadan, özellikle özkaynak hesapları üzerinde, değişiklik yapılmamasında fayda görüyorum.
Reel Beklentiler
2026’ya girerken beklentilerin, temennilerden ziyade gerçekçi bir zeminde ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Parasal sıkılığın kademeli olarak hafiflemesi muhtemel olmakla birlikte, şirketler açısından hızlı ve yaygın bir kredi genişlemesi beklemek gerçekçi değil.
Önümüzdeki dönemde şirket kârlılıklarının sektörler arasında daha belirgin şekilde ayrışması beklenebilir. Verimliliğini artırabilen, mali yapısını güçlendiren ve risklerini daha iyi yöneten şirketler toparlanma şansı yakalarken, kırılgan yapıların üzerindeki baskı devam edecektir.
2025’te yaşanan parasal daralmanın gecikmeli etkileri nedeniyle, vergi ve SGK borçlarına yönelik sınırlı ve hedefli yapılandırmaların 2026’da da gündemde kalması şaşırtıcı olmayacaktır.
Temenniler
Reel beklentilerin ötesinde, Türkiye’nin vergi ve muhasebe sistemine ilişkin bazı temel temennilerimi de paylaşmak isterim.
Vergilemede öngörülebilirliğin ve sadeliğin güçlenmesi, iş dünyasının en temel ihtiyacıdır. Günü kurtarmaya yönelik geçici düzenlemeler yerine, uzun vadeli ve yapısal çözümlerin tercih edilmesi; yatırım kararlarını, planlamayı ve gönüllü uyumu doğrudan olumlu etkileyecektir.
Vergi yükünün adaletli dağılması ve vergi tabanının genişlemesi, sistemin sürdürülebilirliği açısından kritik önemdedir. Anayasa’da yer alan mali güce göre vergilendirme ilkesinin uygulamada daha güçlü karşılık bulduğu bir yapı, yalnızca ekonomik değil, toplumsal açıdan da gereklidir.
Muhasebenin yalnızca vergi matrahına ulaşmaya odaklanan bir araç olarak değil, sağlıklı karar almaya hizmet eden nitelikli finansal bilgi üretim sistemi olarak görülmesi önemlidir. Meslek mensuplarının bu bakış açısıyla güçlenmesi ve uygulamaların uluslararası standartlara yakınsaması, hem şirketler hem ekonomi açısından değer yaratacaktır.
Son olarak, vergi bilincinin ve finansal okuryazarlığın toplum genelinde güçlenmesi, uzun vadede en kalıcı ve en düşük maliyetli dönüşüm alanlarından biridir.
Sonuç
2025 yılı, ekonomik gerçeklerle yüzleştiğimiz bir yıl oldu.
2026 ise bu gerçeklerden hareketle, daha rasyonel, daha adil ve daha sürdürülebilir bir yapı inşa etme fırsatı sunuyor.
Temennim, geçici çözümler yerine ortak akılla şekillenen, kalıcı adımların öne çıktığı bir döneme birlikte adım atabilmek.
Bu düşüncelerle herkesin yeni yılını kutluyor, sağlık, huzur ve mutluluk diliyorum.
Ceyhun DENİZ
LinkedIn